Pazartesi, Eylül 10

Sanat ve Toplum İlişkisi

Bugün nişanlımın annesi ile sanat, sanatçı ve toplum arasındaki ilişkilerden bahsettik. Dedi ki: "Eskiden, ben şu semtte sen bu semtte oturuyorsun diye bir sınıflandırma yoktu. Gaziosmanpaşa'da yaşayan sanatçılar da vardı, Kasımpaşa'da da... Bu insanlar, o semtlerde oturan insanlar için birer rol modeldi. Akıl almak istedikleri zaman bu insanlara giderlerdi. Onlar sanatla kaynaşır, aydınlanırlardı. Şimdi toplumla sanatçılar arasında uçurumlar görüyorum. Sanat, topluma yayılmıyorsa toplum yozlaşmaz yobazlaşmaz mı?"

"Sanat, sanat içindir" savım, bu küçük sohbetle bir anda yıkılıverdi. Ve aklıma üniversite birinci sınıfta hevesle aldığım "Art and Culture (Sanat ve Kültür)" dersinde yaşadığım yabancılaşma geldi. Sanat ve kültür. İç içe olması kaçınılmaz, su götürmez bir gerçek. Nedeni kültür kavramının özünde gizli.
Bir kaynakta şöyle diyor: Kültür, cultum fiilinden gelir; bu da yetiştirmek, korumak ve göz kulak olmak anlamındadır.
Yaşayan Fransızca sözlüğünde ise kültür, fiziki eylemin dışında şu şekilde tanımlanmıştır: Kültürün ikinci tanımı, zekânın kültürü olup insanın zihinsel yeteneklerini, yaşadığı çağın uygarlığı içinde yer alan her şeyle ilgili bilgileri geliştirmek anlamında ele alınmıştır. İnsan, kültür sayesinde gerçekten insanca bir yaşam sürmeyi başarmıştır. Kültür, insanın varolma sorunsalının özgül bir ifadesidir. Kültür, aynı zamanda insanın simgeler yaratma ya da simgelere yanıt verme yeteneğinin bir sonucu şeklinde algılanabilir.

Yani açıkça görülüyor ki, buradaki kilit cümle "yaşadığı çağın uygarlığı içinde yer alan her şeyle ilgili bilgileri geliştirmek". İkinci kilit cümle ise, " insanın simgeler yaratma ya da simgelere yanıt verme yeteneğinin bir sonucu". Peki burada bu simgeleri yaratan kimler? Tabi ki din bilginleri, düşünürler, bilim insanları ve sanatçılar. Bu kişilerin rol model olması, toplum tarafından kabul edilmesi aşikar. Ancak Türkiye'de günümüzde öyle mi? KESİNLİKLE HAYIR!

Sanat ve Kültür dersini aldığımda, beni hayal kırıklığına uğratan en önemli faktör, öğretmenin oldukça akademik bir dille ve sanki öğrencileri bu konuları daha öncesinden biliyormuşçasına üstünkörü anlatış şekliydi. Sonuç; sınıfta dersten direk geçen sayısı 8, bütünlemeye kalan sayısı 50! Sanat ve kültür arasındaki ilişkiye 1 dönem boyu yabancı kalmış 50 kişi! Ben de bu 50 kişinin arasındaydım tabi ki. Peki neden bu örneği veriyorum? Çünkü sanata, gelişmelere, sanatın rol modeli olan sanatçılara yabancılaşmamızın akademik boyutundaki tablosu bu. Ya toplumda yaşayan ve benimle aynı imkana sahip olmayan insanlar? Sanatçıların çoğunun artık Gaziosmanpaşa'da yaşamadığı aşikar. Muhtemelen kendi kominlerinde - Cihangir, Nişantaşı - kendi tipinde insanlarla yaşamaya devam ediyorlar. Muhabbetlerini, bilgilerini, becerilerini kendilerine saklıyorlar. Kendi içlerinde kendilerini tüketiyorlar sosyal toplum bilincinden uzak, kopuk ve umarsız. Aralarında daha paylaşımcı olanları, topluma seslenenleri muhakkak vardır ancak sayılarının az olduğu yönünde bir tahminde bulunsak, çok da yanılmamış oluruz. (Sakın yanlış anlaşılmasın; kendilerine gidip de Gaziosmanpaşa'da oturun demiyorum. Bana deseniz ben de oturmam.)

Ülkemizin ekonomisi yatay büyümesi gerekirken, Rahmetli Sayın Turgut Özal döneminden itirbaren - aslında bunun zemini Rahmetli Adnan Menderes dönemine de dayanmıyor değil - dikey olarak büyümüş ve günümüzde ekonomik sınıflar arasında uçurumlar meydana gelmiştir. Hal böyleyken, sanatla ve sanatçıyla toplumun arasında uçurumların olması gayet doğaldır.

Gelelim bunun pazarlama ve iletişim dünyasıyla arasındaki bağlantısına. Yani çok komplo teorisyeni gibi görünebilirim. Hatta okuyacağınız yorumlardan sonra 'Yuh be' tepkilerini üzerime toplayabilirim. Ancak umrumda olmadığını belirtmek isterim.
Bir önceki yazımda iletişimde samimiyetten, nitelikten, doğruluktan bahsetmiştim. Bunu var olan düzene rağmen ilkelerine bağlı kalarak icra edecek reklamcı/iletişimci sayısının azlığı da, ekonomik kaygılardan dolayı bir hayli az. Bir de işin başka bir yanı daha var: Malesef, bilgi ve kültür donanımını tamamlamamış, gazete dahi okumayan, kırıtarak veya yalakalık yaparak, hatta ileri gidip laubalilikle "tamam abicim, cicim abicim, sen merak etme. hallederiz en güzelinden" laflarıyla bu işi malesef içi boş bir şekilde yapmaya çalışan insanlarla dolu. Aralarında hırslarına yenilen, sıradışı görünüşlere bürünüp asi tavırlar takınıp yaratıcı olacağını zanneden, tepedekilerin maaşlarını hedefleyip şaşalı-zengin ve belirli bir sosyal sınıfa ait olmak için her yolu mübah gören insancıklar... Bunlardan açık açık kimse bahsetmiyor. Görenler görüyor ve görmemezlikten gelmeye, yürü ya kulum demeye devam ediyor.

Bu işin mesuliyeti büyük. Kurumlar bizlere paralarını ve itibarlarını emanet ediyor. Bu mesuliyeti hakkıyla yerine getirebilmek için "hazmetmiş" insanlar olmak lazım. Parayı hazmetmek lazım, kültürü hazmetmek lazım, sahip olunan bilgiyi hazmetmek lazım, aileyi ve aile değerlerini hazmetmek lazım, icra ettiği mesleği hazmetmek lazım, bilenleri ve hatta bilmeyenleri hazmetmek lazım, insanları ve hayatlarını hazmetmek lazım... Yavan, baştan aşağı nicelik kokan insanlarla bu iş yapılmaz. Dolayısıyla, bu insanların sayısı bırakın bu sektörde, bence, dünyada oldukça az.

Pazarlama ve pazarlama iletişimini icraa ederken niceliği öne çıkaran işler uzuuuunca bir süre daha belleklerimizden silinmeyecek. İyilerini gördükçe: "Aaa kim yapmış? Hangi ajanstan çıkmış? Vay be helal olsun!" laflarının sayısı oldukça az olacak.

Kıssadan hisse; sanat ve toplum adasındaki ilişkinin tarihsel süreçte geldiği durum, ekonomi modelinin de etkisiyle pazarlama ve pazarlama iletişimi dünyasına gerek iş, gerekse çalışan niteliklerine de yansımıştır.

Allah sonumuzu hayır eylesin!

Hiç yorum yok: