Cuma, Nisan 10

Yatıyos, Kalkıyos, Para Vermiyos; Adios!


Ağızlara şimdiden sakız olan aidos card reklamına bayıldım. İletişimde önce sesi algılarız ve diğer faktörlerden farklılaştırırız. Ses'in üzerine oynamış olması, ayrışmasını hemen sağlayacak ve kendisine kısa sürede başarıyı getirecektir diye tahmin ediyorum. Pazarlama açısında da ürün gelişimini başarılı buluyorum. Sadece uçak biletinde bedava mil kazanmak, seyahat kavramı için yeterli değil. Konaklama, yeme-içme vb. masraflar da seyahatin kapsamına gidiyor. (ister iş seyahati olsun, isterse tatil) Seyahat etmeyi seven/sık sık seyahat eden insanların bu ihtiyacına odaklanarak kendilerini farklılaştırmaları da isabetli bir karar olmuş.

Pazarlama karmasında ürün ve iletişim(promosyon) konusunda tam not alacak cinsten yeni bir girişim (Yapı Kredi'den) Bakalım, ürün tutacak mı?

Perşembe, Aralık 18

Biz Sözde Ermeni Soykırımı için Özür Dilemiyoruz

Sözde Ermeni Soykırımı yalanını haklı çıkarmaya çalışan yüz karası insanların, bizim adımıza konuşma cürretini göstererek yayınladıkları malum siteye karşı bizim de söyleyeceklerimiz ve kendi inandığımız değerler uğruna atacak imzamız var.

Gerçeklere inananlar ve yabancı güçlerin yalakalığını yapmamaya bu ülkenin gerçek tarihi, değerleri ve bütünlüğü aşkına and içenler; lütfen imza kampanyasına siz de katılın.

http://www.ozurdilemiyoruz.biz/

Salı, Temmuz 1

Bu Ülkenin Tek Kurtuluş Yolu: Yitirdiğimiz Ahlağımızı Yeniden Kazanmak

Bugün sabah televizyonu açtığımızda sözde Ergenekon terör örgütü(!) kapsamında içeri alınan saygın pek çok insanı izledik. Kurtuluş Savaşı'ndan sonra temel direğimiz olan Demokrasinin, ağızlara sakız edilen ve içi - bazı kesimlerce - boşaltılmaya çalışılan bir değer olarak karşımızda olmasından dolayı son derece üzüntülüyüm. Ve ülkemizin son dönemlerde Faşizmden fazlaca nasibini alması ise son derece vahim.

Peki bu günlere neden ve nasıl geldik? 1980'lerde Özal hükümetinin başa geçmesinden itibaren ülkemizde pek çok alanda ahlak sisteminde çöküntü yaşandı. Ülkemizin bugünlere gelmiş olmasının temel nedeni kesinlikle Ahlağımızı yitirmiş olmamızdır.

"Benim memurum işini bilir"
Bir ülkenin bir dönem başbakanı, 80'li yıllardaki bu sözüyle rüşvet kavramını kamuoyunun psikolojisinde meşrulaştırmıştır. Bugünlerde satın alma müdürlerinin, pazarlama/satış müdürlerinin, reklam ve kurumsal iletişim müdürlerinin ve daha pek çok mertebedeki insanın maaş karşılığında çalıştığı ve ekmek yediği kurum üzerinden rüşveti normal karşılaması ve hakkı olarak görmesi bundandır. Biz bile normal karşılar olduk. Artık şaşırmıyoruz. Devlet kademesinde olanları anlatmaya ne benim sahip olduğum bilgi, ne de bu satırlar yeter. İş hayatında ahlaksız olan bir düzenin yaratılmış olmasının tek sebebi bu değildir. Pepsi'nin dediği gibi Daha Fazlasını İste kavramı kamuoyunu morfinlemiştir. 4 çift ayakkabı yerine 300 çift ayakkabıya sahip olan kadınların türemesinin sebebi bundandır. Kuru bir maaşla bu kadar çift ayakkabıya sahip olmak mümkün değildir. Mala itibar ve tamah etmek, nicelikle ilgili kavramların ön plana çıkmasını sağlamıştır. Ülkemiz, niteliği boşamıştır.

İbrahim Tatlıses, Diziler ve daha niceleri
Acıların kadını/adamı olma, inşaat işçiliğinden ünlü ve zengin bir sanatçı(!) olmanın rol modelidir İbrahim Tatlıses. Genç Parti'den aday olduğu dönemde bir mitinde "Bodrum'da yatta 18'lik hatunları kucağıma oturtmak varken, sizin karşısına geldim." Kendisi bildiğim kadarıyla babamdan büyüktür. Babam 52 yaşında. Ben 27. 52'nin üzerinde bir adamın kucağına 18'lik bir genç kızı oturtması, ahlakımızın çöktüğünün göstergesidir. Ama asıl acı olan, kucağa oturmak için de sıraya girecek 18 yaşında genç kız sayısının azımsanmayacak kadar çok olacak olması daha da acıdır. Çünkü o kızı yetiştiren aile de İbrahim Tatlıses'in bu laflarını yadırgamamakta, aile sohbetinde bir de adama aferim, helal olsun demektedir. Muhtemelen kızlarına "zengin koca bul" diye de şimdiden aleni olarak söylemektedir. Benimle Evlenir Misin? Biz Evleniyoruz? gibi programlarda ulu orta çocuklarını pazarlamaya teşfik eden bir aile profilinden bahsediyoruz. Diğer yandan çocuğumuzu TV'ye çıkarmasak bile onu başlık parasına pazarlıyoruz. Aileler resmen çocuklarını belirli bir para,mal-mülk, takı vb. metaryaller karşılığı p.engi olmamış mıdır? Dizilerde bize pompalanan hayatların hepsinin süper lüks villalarda geçmesi, rol alanların altlarında son model arabalar olması, son derece pahalı elbiseler giymeleri, lüks restoran ve gece kulüplerine gitmeleri, pahalı partiler vermeleri tesadüf müdür? Peki bu hayatlara o zengin kız/erkekle evlenerek erişen gecekondu mahallesinin erkeği/kızı olmamış mıdır? Sizce bunların hepsi tesadüf mü? Başka bir dizi gerçeği: Bütün dizilerin senaryosu genel toplum ahlakının kaldırmayacağı konular. Kimin elinin kimin cebinde belli olmayan ilişki yumakları, sonradan ortaya çıkan ve evin hizmetlisinden olan gayr-i resmi çocuklar, şirketlerde çalışmayıp dedikodu üreten patronlar ve çalışanlar, arkadaşının karısına/sevgilisine aşık olan ve daha sonra onunla aşk yaşayan/evlenen erkek/kadınlar ve daha normal hayatta pek çoğumuzun kaldıramayacağı ahlak dışı olaylar. İşin komik tarafı bu olaylar gerçek hayatta da yaşanıyor, bunlar da rüşvet gibi diziler aracılığı ile meşrulaştırılmış vaziyette.

Özetle, Arabesk kültürü halkımızı morfinlemiştir. İbrahim Tatlıses'in söylediği her söz, yaptığı her şey meşru görüldüğü yetmediği gibi alkışlanmıştır. Kendisini ne tanırım ne de tanımak isterim. Şahsıyla bir alıp veremediğim yok. O sadece bir rol model. O olmasa, onun yerine başkası seçilecekti ve bu kültürün simgesi haline gelecekti. Genç, yaşlı, kadın, erkek pek çok kişi tarafından rol model olarak bir adam olarak, ülkemizin yozlaştırılmasında bir nefer olmanın vebalini çekmek istemezdim. Dizilerde işlenen ahlaksız hikayelerin gerçek hayatın aynası olması durumu ise son derece acı.

2002 yılından beri Reina'ya ve onun türevi gece kulüplerine gitmiyorum. Neden mi? Midemi bulandıran pek çok şeylere tanık olduğumdan dolayı. Kapının önünde muhtemelen alt kültür bir semtten gelen öbek öbek genç kız grupları. Üstlerindeki kıyafetler çaktırmıyor ama ayakkabılarına bakınca kaliteden fire verdikleri açık. Yemeyip, içmeyip oraya geldikleri ve muhtemelen içerideki hesabı kaldıramayacakları kesin. İçerideki o hayata ait olmak için içeriye girmeye, içki içmeye ve az bir ücrete karşı cinse iyi muamele etmeye hazır ve nazır bekleyen gencecik kızlar. O kadar üzüldüm ki anlatamam. Sonra kapıdan çıkan kılıksız ve çirkin bir adamın elini tutan ve kendisinden resmen 15 cm uzun olan fıstık gibi bir hatun. Denklik kavramı konusunda düşündürüyor. Bizim ailelerimiz bize maddi ve manevi denkliği öğütlerken, arabesk kültüründen morfinlenen halkımızın aileleri kızlarına/oğullarına neler öğütlediği, yaşam tarzlarından görülüyor. Ve dikkat edin bu morfinlenen aileler "ahlak" "namus" kavramlarını hepimizden daha çok sahiplenirler. Ama tabi ki lafta :)

Annem 2000 yılından bu yana yürüyüşlere gider, çeşitli seminerlere katılır ve kendince hem aydınlanmak hem de ülkenin kurtulması için bilen insanlardan bir şeyler öğrenmek için kendini paralar. :) Ben de 8 senedir kendisini izliyorum. İzlemekle kalmayıp, konu ile ilgili TV seyrediyorum, gazete okuyorum, sayısını bile hatırlamadığım kadar kitap okuyorum... Bugün başımıza gelen gözaltına alma rezaletinden sonra şu kanaate vardım.

Konunun uzmanı olan ve bu vatanı seven saygın, bilgili insanları dinlemek, onların tecrübelerinden ve bilgilerinden feyz almak, mitinlere gitmek, konferanslara gitmek ve bilgilendirmek tek başına yeterli değil, Dikkat ediyorum. Bu toplantılara katılanların sayısı artacağına azalıyor. Demek ki iş sadece bilgilenmekle çözülmüyor. Bilgilendiren vatan sever insanlar da kamuoyunu uyandırmasın diye, bir bir içeri alınıyor. Zaten onları dinleyenlerin sayısı da olduğu yerde seyrediyor.

Bu ülkenin tek kurtuluş yolu, halkın yitirdiği ahlakını yeniden kazanmasıdır. Bizi morfinleyen, alkışladığımız ve ahlak sistemini çarpıklaştıran arabesk kültürün halkımızın zihninden yok edilmesidir. Bu yurtdışındaki güçlerlerle işbirliği yaparak bizi maddi ve manevi her yönden çökerten güçlerin beynimize aşıladığı illet bir kültürdür. Bu kültür insanlara kısa yoldan para kazanmayı, zengin olmayı, daha çok mala mülke - maddiyata - tamah etmeyi, çarpık ilişkiler yaşamayı, niceliği ön plana çıkarmayı ve niteliği unutturmayı ve hatta nitelikli insanları sosyal hayatın içinde ezmeyi öğütlemektedir. Ahlakı yitirmek demek, yozlaşmak demektir. Yozlaşan bir toplum sağlıklı nesiller yetişteremez demektir. Sağlıklı nesiller yetiştiremeyen toplum, kendini bilmez demektir. Kendini bilmeyen toplum, sağlıklı tercihler yapamaz demektir. Sağlıklı tercihler yapamayan toplum dahili ve harici düşmanlarımıza bir nevi izin veriyor ve onları meşru kılıyor demektir. Başımıza getiriyor demektir.

Toplumun psikoloji ve iletişim yönetimi bu anlamda çok önemlidir. Bu konuyla ilgili ulusalcı bir devlet politikasının oluşturulması, stratejisinin belirlenmesi ve uzun vadeli bir plan oluşturulması şarttır.

Cuma, Mayıs 9

şimdi "başarılı" reklamlar

İnsanların algılarını markanın faydasına olacak şekilde yönlendirme işidir marka yönetimi. Reklam ise, bu genel amaca hizmet eden en etkili iletişim icraatlarından biri. Ama yalnızca biri. İnsanların ilgisini üzerine toplama konusunda ne kadar usta olup olmadığnızla ilgili. Yalnız sadece ilgi toplamak yetmez, ürünü/hizmeti/servisi işin merkezine koyarak amaçtan da sapmamak gerekir. Yoksa egomuzu tatmin etmeye kalkarsak, markanın parasını ve itibarını çöpe atan pahalı bir sanat yapmış oluruz.



"Drink as much as you want, it grows on trees". Yani gerçek meyveden meyvesuyu olduğunu pek çok anlatıma rastladık. Bugüne kadar denenmiş olan anlatımlardan biri meyvenin kendisinden olan içecek şişesi gibi tasfirler. Bu ise, hem tipografiyi meyvelerden oluşturmuş, hem de gerçek meyveden yapıldıklarını anlatmak için oldukça basit, dikkat çekici ve derdini farklı şekilde anlatan bir mesaj ortaya koymuş.



Big idea yerine, big strategy terimini kullanmak istiyorum MasterCard için. "Parayla satın alınamayacak şeyler vardır, geri kalan herşey için MasterCard." MasterCard'ın iletişimdeki samimiyeti Maestro'nun çalışmasında da görebiliriz. Parayla insanın dokunsal iletişimi hakkında ne kadar da bildiğimiz ama farketmediğimiz bir gerçeği gözler önüne seriyor Maestro. "Para kötü kokuyor ayrıca hiç de cool değil." Tabi sanat yönetmenliği de bu çocuksu samimiliği gayet güzel vermiş. Fikri güzel uygulayabilmenin başarısı bu ilanda.



Yıl 2002. ADV 201. Atilla Aksoy hocam bu reklamı gösterdiğinde reklamcılıktaki yaratıcığın mecra ile ilişkisini anlamıştım. Ürünün kendisini anlatmak için mecranın kullanım biçimi takdire şayan!



Yaşam tarzlarını bilmek, onları anlayabilmek, onların yerine kendini koyabilmek reklamcılık için önemli. Osmanlı yaşam tarzını seven, hayalinde canlandıran, o dönemlere özenen biri için Has Halı, hedef kitlesinin kalbini bu işlerle çoktan çalmıştır bile.



"Lose your self in Venice. Vania Satellite Navigation System." Bir TBWA İstanbul işi. Yorumsuz tebrik takdir.



Harika tasarlanmış bir strateji ile karşı karşıyayız: The Economist. Sivri zekası yine iş başında. Her zaman çok gizli kapaklı anlatıyor derdini. Her zeka düzeyinin anlayacağı cinsten işler yapmadığı yine aşikar. Sen tut, Monopoly otellerini The Economist ilanı için gani gani kullan. "Önce bu ilanı anlayabilen The Economist okur, The Economist okuyan kazanır."



Dikkat çekmek istiyorsanız küfür işe yarar. Ama yerinde, zamanında, uygun bir şekilde kullanıldığı taktirde ;)



Scrabble. Bayılırım. Hatta en sevdiğim oyun diyebilirim. "ART-RAT" Economist kadar olmasa da, oyunu oynayan kişiler için zihni çalıştırıcı bir reklam. Üstelik Leonardo da Vinci = ART çağrışımını yapış şekli ve onu RAT'a bağlaması da zihnimi gülümsetti doğrusu. Güzel iş. Ödül aldı mı bilmiyorum ama ben olsam ödülü kesin bu işe vermiştim; hedef kitlesine doğru seslendiği ve doğrudan hedef kitlesine seslenenecek bir iş yaptığı için. Empatisi güçlü reklam diye buna denir.



"Miğdem düğümleniyor sanki."
"Öyle mi hedef kitle kardeş? Al sana bu problemine deva olacak şurup. Hayrını gör."



"Midemin içi savaş yeri. Yanıyor her yeri."
"Öyle mi hedef kitle kardeş? Al sana bu problemine deva olacak şurup. Hayrını gör."

Problem-çözüm ikilisi başarılı bir şekilde görsellik unsuruyla anlatan tam bir şip-şak reklamı. Bravo!



Sigarayı bıraktırmak için yapılan reklamlar 1. Çevreyi korumak/kirletmemek için insanları ikna etmeye çalışan reklamlar 2. Ya inanılmaz itici bir dil kullanılıyor. Bende başarılı oluyor çünkü 1. Zaten sigara tüketmiyorum. 2. Zaten çevreyi kirletmiyorum. Ama bu işin ikisini de yapan insan için sadece durdurucu etkiye sahip oluyor bu reklamlar. İçen yine içmeye, çevreyi kirleten yine çevreyi kirletmeye devam ediyor. Çünkü uzun vadede sigara insana, çöp atmak da çevreye zarar veriyor. Harekete geçirici etkisi yok bu reklamların. Bu konuda subliminal (bilinçaltı) reklamcılığın etkili olacağını düşünüyorum. Onun haricinde yapılan tüm eforların itibar reklamından öteye gidemediği görüşündeyim.



Cesaretli ve ukala ses tonuna sahip iş yapabilmek için o cesareti ve ukalalığı taşıyacak bir marka olmak gerekir önce. Türkiye'de henüz olmamış markalar için bu çabanın kullanılması samimiyetsiz sonuçlara sebep olabiliyor.



"Sex sells"i yaratıcı ve usturuplu kullanım şekillerine bir örnek. Üstelik, oldukça da mali-etkin bir uygulama. Zihinleri biraz zorlamakta fayda var. Ancak aklıma yine sevgili hocam Atilla Aksoy'un sözleri geldi: "Bir ajansın yaratıcı işler çıkarıp çıkarmamasını tayin eden markanın yetkilileridir. Onlar izin verdiği ve satın aldığı sürece yaratıcı iş yapabilirsiniz." Acı ama gerçek.



Tek başına kalmış zavallı bir mikrop gelin. İlana küçük şekilde yerleştirilmesi, diğer alanın mikroplardan arındırılmış bir şekilde tasfir edilmesi, reklam tasarımı konusunda hepimize iyi bir ders veriyor bu ilan.



İşinizle ilgili bir nicheiniz varsa, reklamcıların işi daha kolaylaşıyor ve hatta keyifli oluyor. :)



Ve son olarak; "One click could change your future." İşte bu sigaradan ve çevre kirliliğinden daha fazla hepimizi korkutur. Çünkü emniyet kemeri takmamanın sonucunda insan anında zarar görüyor.

Pazar, Mart 2

Ruhunuza atılan imza nedir?

Ruhuna yazılmış tabirini prodüktör arkadaşım Cengiz Köroğlu kendini tanımlarken kullanmıştı. Müzik, onun ruhuna yazılmıştı. Beyonce de onlardan biri olsa gerek. Ne müthiş bir yorumcu, ne müthiş bir yetenek. Burada Beyonce'den bahsetmeyeceğim tabi ki. Asıl mevz-u bahis ruhunuza yazılan şey.

Dream Girls filmini izlemedim. Ama filmin soundtrack albümünde yer alan Listen şarkısını gayet iyi biliyorum. MTV'de klibi de bir dönem dönmüştü. O klibi aşağıdaki videodan izleyebilirsiniz. İzlerken, sözlerini dikkatle dinleyiniz.



Listen to the song in my heart.
Melody I start, but I will complete.

Ruhuma yazılan şeyi 5 yaşından beri biliyorum. Ama ondan yıllardır uzakta yaşıyordum. Şimdi yaklaşıyorum, hissediyorum. Ama ruhuma yazılan şeyi henüz yaşamıyorum. Onun için, onun gelişmesi için bir rol biçilmiş bana; yolum döndü dolaştı yine ona çıktı. Tüm itirazlara rağmen, tüm engellere rağmen. Tamamlanmak üzereyim. Ben olmak üzereyim.

Ruhumuza yazılan şey, aslında şu: Bir konunda iyisindir. Ama gerçekten çok iyi ve içinden gelerek onu en iyi şekilde yaparsın. Sonradan oldurmazsın. Mesela bir kadın anne olmak için dünyaya gelmiştir. Mesela bir adam F1 pilotu olarak biçilmiş kaftandır. Mesela bir çocuk piyano çalmak için doğmuştur. Mesela ben müzik içinde, müzik için bir şeyler yapmak için bu dünyadayım. Babam uzaklaştırmaya çalıştı beni, başardı da. Ama şimdi kendi elleriyle beni müzik sektörüne zil takıp oynayarak teslim etti. (Ruha yazılan şeyin karşısında, herkes boyun eğer.) Tamam şarkı söylemeyeceğim, sahnelere çıkmayacağım ama müzik için o kadar güzel şeyler yapıyoruz ki, o kadar harika sonuçlar elde edeceğimize inanıyoruz ki... kelimeler kifayetsiz. Bu bir heves değil, bu ruhuma atılmış imza!

Bu soruyu insanın kendine sorması gerekiyor. Sevgili Senem Burkutoğlu hocamın final projesi vardı ya hani, "who is myself?"i tanımlamamız gerekiyordu. Ben poetiktim o dönemler, şimdilerde Deniz İnce hiç de poetik konuşmuyor demiştim. Deniz İnce melodik konuşuyor. Bu çalışma üzerinde bu akşamdan itibaren çalışmaya başlayacağım. Bittiği zaman, sizlerle paylaşacağım. Daha önceden söz verdiğim gibi...

Cumartesi, Mart 1

müzik endüstrisinin geleceğine dair futurist kesildiğim zaman...

Müzik endüstrisi ile yaklaşık 4 aydır flört ediyorum. Artık bazı icraatları hayata geçirme zamanımız yaklaşıyor. Müzik endüstrisinin geçmişini, bugünü uzun bir süre inceledim ve bir rapor hazırladım. Birlikte çalışacağım prodüktör arkadaşım Cengiz Köroğlu ve tasarımcı arkadaşım Kübra Behen'le paylaştığım raporun içinde futurism başlıklı bir bölüm vardı. O bölümdekileri sizlerle paylaşmak istiyorum:

Futurist Kesildiğim Zaman...

İnternet müzik kütüphanesi olacak.

Downloading ölecek, streaming yaygınlaşacak (Kaydetmeden, arşivlemeden her yerden müziğe ulaşabilme imkanı)

Online yayıncılık teknolojisi gelişecek, yaygınlaşacak.

Müzikle ilgili internette daha çok mecra yer alacak. Kirlenen mecralar temizlenecek / elenecek. Mecralar seçici olmaya, uzmanlaşmaya yönelecek.)

Home Entertainment yerini Mobile Entertainment’a bırakacak. (Her hangi bir yer - teknoloji sayesinde - istenilen ortama dönüştürülebilecek.) - Cacooning, Tribalization trendlerinin etkileri

Ses-Görüntü teknolojisi gelişecek. Sanal alanlar 3 boyutlu olarak yaratılabilecek. Bu alanların içinde dolaşabilir, dokunarak değişiklikler yapabilir ve 5 duyumuzla her şeyi hissedebilir hale geleceğiz. (Bu sunum teknolojisi bugün var.)

Müzik insanların ruh halini (mood) etkileyen en güçlü silah. Müzik görsel, dokunabilir, hissedilebilir hale gelecek.

Görsel iletişim tasarımı, sanat yönetmenliği, tasarım kültürü ve yönetimi, moda tasarımcılığı, stilistlik, iletişim uzmanlığı, psikoloji, nano-teknoloji bu pazar için önemli hale gelecek.

Virtual Reality versus Real Reality. Pazar insanlara iki türlü deneyim sunacak. Pazar faklı dinamiklerle birlikte şekillenirken büyüyecek.

Globalization versus Tribalization. Sanatçı fanları, bu iki durumdan etkilenecek.

iPod vb. teknolojiler duyma bozukluğuna ve duyma hassasiyetinin azalmasına sebeb olacak.

Plak şirketlerinin hali hazırdaki yapısı ölecek. Prodüktörlerin dönemi başlayacak.

Plak şirketleri albüm satışında ısrar ederse batacak.

Prodüktörler, menejerler, müzik pazarlama uzmanları, iletişim tasarımcıları ve medya müzik endüstrisinde söz sahibi olacak.

Plak şirketleri kurum, prodüktörler marka haline gelecek.

CD ölecek - klasikler arasında yerini alacak.

Prodüktörlerin liderlik ettiği sanatçılar ön plana çıkacak. (Günümüzdeki örnekleri Timbaland, Pharell Williams, Jay-Z vb.)

“Müziğini de prodüktörlüğünü de kendin yap” yaygınlaşacak. Ancak markalaşmış prodüktörlerin önüne geçmeleri zor olacak. Pazar bu anlamda ikiye bölünecek: Bağımlılar versus Bağımsızlar

Her zaman starlar olacak ancak adını bilmediğimiz pek çok sanatçı çıkacak. Müzik endüstrisindeki sanatçı sayısında artış yaşanacak.

Sanatçı olarak ayakta kalmak için yeni şarkıları sürekli üretiyor olmaları gerekecek.

Unutulmamak için müzikte nitelik ön plana çıkacak.

İlla albüm yapmak gerekmeyecek. İnternetten dolayı ürettiğin bir şarkıyı dahi pazarlayabilir durumda olacaksın. (Snack-Culture: Üretimle ilgili sürekli beklenti yaratmak ve çabuk tüketilir olmak. Information Age önemli ama devir Attention Age)

9/8’lik müzik anlayışı sona erecek. İnsanlar müziği çabuk zaplamaya başladı. Sonuna kadar şarkımızı dinletmek istiyorsak, onları müziğin kendisiyle şaşırtmamız ve sürekli dikkatlerini üzerimizde tutmamız gerekecek.

MP3, kalitesiz ses verdiği için ölecek. Başka uzantılar ön plana çıkacak. (HD DVD, Bluray, HD TV vb.)

Müzik sanat olmaktan biraz uzaklaşıp, eğlence pazarlamasının bir parçası haline gelecek. Markalar müziğin önemi hakkında farkındalığını yükseltecek - bu alana yatırım yapılacak. (Ör. Nokia, Miller, Efes, Camel vb.)

“Müzik tasarımı” devri başlayacak. 'Kafama göre yazarım' devri bitecek. Fikir-tema ile müzikler tasarlanıyor olacak.

Pazar, Şubat 17

ilham almak için, hayatınızda nefes alacak boşluklar bırakmanız gerekir bazen

Uzun zamandır yazmıyorum. Biliyorum. Bazen insanın köreldiği zamanlar olur. Yazman gerektiğini bilirsin ama yazacak bir şey bulamazsın içinde. Uzun süredir öyle bir dönemin içindeydim işte. Şimdi yeniden bağlanıyor gibiyim.

Özgürlük kavramını hep düşünmüşümdür. Kendi kendini çok özgür bırakan biri olmadığımı keşfettim aslında. Özgürlüğümü, özgür düşünceyi sadece beyninde canlandıran ve bu canlandırmalarla mutlu olan biri olduğumu; yetindiğimi... (Ne kadar korkunç bir şey yetinmek halbuki) Hayatımda bir tıkanma vardı. Farkındaydım. Bu tıkanmanın had safhaya çıkması için bir yerde çalışmam gerekiyormuş. O iş yerine teşekkür ederim. İyi ki beni tıkamış. Şimdi hiç olmadığım kadar açılmaya hazırım.

İnsanın hayatına giren ilham perileri vardır. İşte hayatıma birkaç sene sonra tekrar giren bir peri olan Kübra Behen'nin bahsettiği yönetmenin Bjork'le yaptığı fantastik bir çalışmayı buldum. Kübra ismini fısıldadı. Kendisinden bahsetti. Bense o fısıltıdan yola çıkıp aşağıdaki videoyu buldum: "Paint-Piano" Benim gibi özgürlüğü beynine hapsetmeyen ama icraata geçiren Michel Gondry. Ülkemizde, onun gibi insanların olduğunu biliyorum aslında. Asıl iş, ona inanacak onunla çalışacak, hayatını idame ettirmesi için ona yatırım yapacak diğer insanların varolmasında.